BAŞLANGIÇTA HİDROJEN VARDI - Hoimar V. DITFURTH

BAŞLANGIÇTA HİDROJEN VARDI – Hoimar V. DITFURTH

BAŞLANGIÇTA HİDROJEN VARDI – Hoimar V. DITFURTH

BAŞLANGIÇTA HİDROJEN VARDI – Hoimar V. DITFURTH

İçerdiği kimi somut bilgilerin yer yer yenileriyle yer değiştirmesi, 1989 yılında ölümüne kadar yoğun üretim içinde bulunan Ditfurth’un çalışmalarının eskidiği anlamına gelmiyor.
Ditfurth, bilimsel bilgilerin içinden ilerleyerek dünyanın bütünsel bir resmini çıkarıyor karşımıza. Burada bize aktarılan şey “bilimin ne diyor” oluşu değil. Bilimden yararlanarak ve
bilimsel bilgiden en küçük bir ödün vermeyerek dünyayı kavrayışımıza ilişkin bir öykü, hatta bir roman yazıyor.

Ditfurth’un kitapları gerçek anlamıyla neredeyse herkese hitap ediyor. Bu herkes arasında ortaokul çocuğu da bulunabilir, okumaya meraklı bir esnaf da bulunabilir, entelektüeller de
bulunabilir, ama belki de en ilginci: Bilimin insanları bulunabilir.

Bilimsel dünya tasarımının, evrenle bağımızda soğuk akılcılığından kurtarıldığı bir nokta burası; aklın dünyayı görmemizin, duygularla ve sevgilerle birleşerek bireysel bilgiye, algıya dönüşmesinin parçası haline gelmesi. Ditfurth, bilimi uzmanların krallığından çalıp insan soyunun hizmetine sunuyor.

EVRİMDE İLERLEME Mİ, VAR OLANI AŞMA MI?

Çin’in Liaoning bölgesinin tepelerinde yakın zamanlarda yapılan kazılar, yaklaşık 123 milyon yıl öncesinde üstü kapanmış bir evrim öyküsünün “kapağını” açmaya imkân verdi. İnceleme yapılmasına ancak özel milis kuvvetleri eşliğinde izin verilen, başka bir deyişle bilimin “gözü gibi korunan” bu “birkaç sayfa” için Kansas Üniversitesi’nden paleontolog Larry Martin, “Önümüzde, henüz hiçbir insanın okumadığı bir evrim sayfası açılmış durumda” demişti. BAŞLANGIÇTA HİDROJEN VARDI – Hoimar V. DITFURTH
Bölgede, Ginko bitkilerinin ve iğne yapraklı ağaçların o dönemdeki rakipleri “çiçekler”le bir süreliğine bir arada yaşadıklarını gösteren bitki fosillerine rastlanmıştı; yusufçukların, arıların fosilleri, böceklerin eşzamanlı evrim yolculuklarına işaret ediyor, aynı dönemde kuşların gökleri ele geçirişine ve memelilerin de evrim yolculuklarına çıkışına dair kanıtlar, evrimin derinliklerinden gün ışığına çıkıyordu. Büyük ihtimalle volkan püskürmeleri, bu bölgeye hâkim tropik ormanların üstünü örtmüş, bir tür doğa tarihi “Pompei”si oluşturmuştu.

LAMARCK VE DARWİN

“Kör Saatçi”nin yazarı Dawkins, “Darwinci ilkenin” sınırsız ve bütün evrime hâkim ilkesini övüp dururken, seçme-ayıklama ilkesi ve bu ilkenin işleyişi sayesinde, evrimin en becerikli, en yetkin türleri en basitten başlayarak en kusursuza doğru ortaya çıkardığını kabul eder. Dawkins için evrim, “ilerlemenin” zafer yürüyüşü gibi bir şeydir. Yaratılış öyküsünün geçtiği sahneyi cennetten dünyaya indiren Lamarck yaratılışın önünü açan ilkenin de adını koymaya çalışmıştı: “Zorlu sınavlardan geçe geçe öğrenme, alışma” diye özetleyebileceğimiz bu ilke, “genesis”in o ağır yolculuğunun motorunu işleten ilkeydi.
Bu türden “yararlı” özellikler bir kez edinildi mi, artık türün (bugünün diliyle genetik) mirası içine kaydoluyor ve kalıtım yoluyla türden türe geçiyordu. Kimi halk karakterlerinin de bu yoldan aktarıla durduğunu düşünen Lamarck’ın bu mitosu, günümüzde hâlâ dolaylı da olsa popüler bilimde yandaş bile bulabilmektedir. Darwin bir bakıma Lamarck kavrayışını tepe taklak etti; ona göre evrim, önce mevcut varlıklardan (canlılardan) keyfi biçimde varyasyonlar türete türete kendi önüne imkânlar koyuyor, sonra bu yeni varyasyonlar (mutasyonlar) içinden hangisinin hayatta kalacağına, hangi türün yok olup gideceğine ise seçme-ayıklama mekânizmaları, dolayısıyla çevreye uyum ilişkisi karar veriyordu. Eski ile yeni arasındaki rekabet (uyum yeteneğinin üstünlüğü) mücadelenin sonucunu tayin ediyordu.

Peki Homosapiens gerçekten de doğanın özel bir başarısının tipik modeli miydi? Stephen Jay Gould, bir ikona-kırıcı gibi, bu hayat ağacı modelinin üzerine baltayla gidiyor; bu metaforun yanıltıcı olduğunu ısrarla ileri sürüyordu. Dawkins ise, evrimi bir “dağa tırmanış” olarak anlıyordu; “dorukta kusursuzluğa ulaşacak bir tırmanma” olarak. Ancak ona göre (de) Homosapiens, bu doruktaki kusursuz örneklerden sadece biriydi; Dawkins de insan beyninin başarılarını abartmanın anlamsız olduğunu; yarasaların ultra ses dalgalarıyla yön bulmalarını ya da örümceklerin ağ ve yuva oluşturmadaki ustalıklarını da kusursuzluğa tırmanan evrimin başarılı adımlarından biri olarak görmemiz gerektiğini ileri sürüyordu.
Darwinci teorinin ya da biyolojik evrime ilişkin ayrıntı tartışmalarının, şu kanıtlandı, bu kanıtlanmadı yollu iddialarının hiçbir önemi bulunmamaktadır; bu ayrıntıları işin uzmanına havale
edip, tartışmayı evrimleştiği kesin olan bir dünyada, insan varlığının anlamını yeniden tanımlama biçimindeki dayatan göreve yönlendirmek daha doğru olacaktır”. (H.v. Ditfurth) Veysel Atayman-Nisan 2007

YENİ BİR BAKIŞ AÇISI

Besbelli ki akıl (zekâ), bu dünyaya ilk kez biz insanlarla birlikte gelmemiştir. Bu sonuç, öyle sanıyorum ki, modern bilimlerin serüvenlerinden çıkarabileceğimiz en önemli derslerden birini dile
getirmektedir. Belli bir amaca ve hedefe ulaşmaya çalışmak, ortam ile uyum sağlamak, öğrenmek, öğrendiğini sınamak, deneyimleri bellekte toplamak, hayal gücünü kullanmak ve yaratıcı buluşlar
yapmak; bütün bu beceriler ve yetenekler, ilerde tek tek göstermeye çalışacağım gibi, beyinler ortaya çıkmadan çok önce vardılar. Akıl ve zekânın var olma nedeni, doğanın uzun bir gelişmeler zincirinin sonunda nihayet akıl (zekâ) denen fenomenin ortaya çıkmasını mümkün kılan organın, yani beyinlerin doğup gelişmesini sağlamış olmasıdır, diye düşünmek kesinlikle yanlıştır.

Yeryüzünde hayatın doğuş öyküsünü, atmosferin oluşumunu ve bütün bu olup bitenin temelinde yatan kozmik koşulları, bilim bugün her zamankinden daha ayrıntılı bir biçimde gün ışığına çıkarmaktadır. Bu bilgileri önyargısız inceleyecek olursak, yerleşik olanın tam tersi bir anlayışı benimsememiz kaçınılmazlaşacaktır: Akıl (zekâ), hayal gücü, tasarlama, amaca yönelme becerisi, evrinin başlangıcında, evren ile birlikte var oldukları için, doğa yalnızca hayatı değil, beyni ve nihayet insan bilincini yaratabilmiştir.

Bu tayin edici noktadır: Genelde hiç tereddüt etmeden “psişik” alana soktuğumuz ve sadece bu alana ayırdığımız ilkelerin, aslında bilinç-öncesi bir alanda, hatta cansız dünyada da etkili oldukları kanıtlanmıştır. İşte bu bilgi, herhalde modern doğa biliminin en anlamlı sonuçlarından birini dile getirmektedir. Kuşkusuz, aklın insan beyninden ve bilincinden önce var olduğunu ileri sürmek dünya görüşü bakımından oldukça derin tartışmalara ve sonuçlara götürmeye elverişlidir, ama biz bu tespiti ideolojik anlamda almıyoruz.
Saplantılaşmış bir eğilimle, kendimizi evrenin merkezi olarak görüp durduk. Gerçekliğin araştırılması ve incelenmesi, bizi bu yanılsamadan adım adım kurtarmaktadır. Bugün bile, birçok
kimse için yerküre, hâlâ evrenin ruhsal, manevi merkezidir ve gene birçoğumuz, o koskoca, uçsuz bucaksız evrenin içinde yeryüzünün, hayatın, bilincin ve zekânın geliştiği biricik yer olduğuna ciddi ciddi inanmaktayız. BAŞLANGIÇTA HİDROJEN VARDI – Hoimar V. DITFURTH
Bugünkü bilimin imkân verdiği ölçüde, (evrenin) ve Dünya’nın doğuş ve gelişme öyküsünü izleyerek, bu kitapta bir bilincin ve zekânın izlerini sürmek istiyoruz. Bu gelişmenin öyküsü yalnızca heyecan verici, büyüleyici olmakla kalmayacak, işin içinde başlangıçtan itibaren bizim varoluşumuzun kökenleri de yattığından, kendimize ilişkin bir şeyler de öğreneceğiz.

İLK PATLAMADAN EVRENİN DOĞUŞUNA

1. Bir Başlangıç Vardı

Geceleyin yıldız dolu gökyüzüne bakarken, uzayın sonsuza kadar uzanıp uzanmadığını kendi kendine sormamış kimse var mı? Sonsuzluğu tasarlamak ne kadar güçse, bunun tam karşıtı düşünce de yani ne kadar uzakta olursa olsun “herhangi bir yerde” evrenin bittiğini tasarlamak da o kadar imkânsızdır. Öyle ya, evrendeki böyle bir sınırın insana, “Peki onun gerisinde ne var?” sorusunu sordurmamak için, “Ne gibi bir özelliği, yapısı olabilir ki?” diye düşünmeden edemeyiz.
Bugünkü gökbilimciler zaman ve mekânın sonsuzluğu düşüncesinin gerçek durumu yansıtmayıp eskiden olduğu gibi ancak bir Tanrı’nın ayrıcalıklarından biri olarak anlaşılabileceğini radyoteleskoplar ve uydu gözlem evleri sayesinde ispat etmektedirler. Tanrı’ya hâlâ inanıp inanmamak ayrı bir konu. Ama en azından içinde yaşadığımız bu evrende, sonsuzluk hiçbir biçimde
gerçekleşmemiştir; gerçekleşmesi de mümkün değildir.
Bugün yanılgının nerede yattığını biliyoruz. Evren ne sonsuz büyüklüktedir ne de sonsuz ömürlüdür. Ama böylelikle, bu bölümün başında karşılaştığımız düşünce açmazına geri dönmüş
oluyoruz. Evren sonsuz büyüklükte değilse, neyle ve nasıl sınırlanmıştır? “Bu sınırın arkasında ne olabilir?” sorusunu sormadan, böyle bir sınırlanmışlığı nasıl tasarlayabiliriz? Başka bir deyişle

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to top